Turizm sektörü değişimi çoğu zaman stratejiyle değil, refleksle karşılıyor. Piyasa hızlandığında verilen ilk tepki genellikle “koruma” oluyor. TÜRSAB’ın kısa dönem kiralama platformlarına karşı açtığı dava da bu refleksin güncel bir örneği.
Ancak bu adımı doğru okumak için meseleyi yerel bir tartışma olmaktan çıkarıp küresel örneklerle birlikte değerlendirmek gerekiyor.
TÜRSAB’ın konumu neden belirleyici?
TÜRSAB bir meslek örgütüdür. Acenteleri temsil eder; kamu adına düzenleme yapma yetkisi yoktur. Bu nedenle açılan dava, kamu yararı merkezli bir regülasyon girişiminden çok, sektörün kendini koruma talebi olarak okunabilir.
Bu ayrım önemlidir çünkü dünyadaki benzer davalarda sonucu belirleyen ana unsur, davayı kimin açtığıdır.
Uber ve Airbnb davaları ne söylüyor?
Taksi birlikleri yıllarca Uber’e karşı dava açtı. Gerekçeler tanıdıktı: haksız rekabet, lisanssız faaliyet, vergi kaybı. Ancak hiçbir gelişmiş pazarda Uber tamamen kapatılmadı. Bunun yerine faaliyet tanımlandı, lisanslama getirildi, şehir bazlı sınırlamalar uygulandı ve vergi sistemiyle entegre edildi.
Kısa dönem kiralamalarda da tablo benzer. Avrupa’da Airbnb davalarının tarafı genellikle acenteler ya da otel birlikleri değil; belediyeler ve kamu otoriteleridir. Paris, Berlin, Amsterdam ve Barselona gibi şehirlerde amaç platformu ortadan kaldırmak değil; konut arzını korumak, kayıt dışılığı azaltmak ve piyasayı dengelemek olmuştur.
Yani platformlarla savaşmak yerine, oyun yeniden kurulmuştur.
TÜRSAB davası neden yapısal olarak zayıf?
Dünya örneklerinde kamu eliyle açılan davalarda “kamu yararı” zemini nettir. Meslek örgütlerinin doğrudan piyasa faaliyetini durdurmaya yönelik talepleri ise hukuki olarak daha kırılgan olur. Bu nedenle TÜRSAB davası, güçlü bir regülasyon hamlesinden ziyade, sektörel bir mesaj niteliği taşır.
Bu tartışmanın merkezindeki temel varsayım hatalıdır. Platformlar bir sebep değil, bir sonuçtur. Talep değişti; misafir esneklik, alan ve fiyat duyarlılığı aramaya başladı. Buna karşın otel ve acente tarafı uzun süre aynı ürünü, aynı dağıtım mantığıyla sunmaya devam etti.
Piyasa bize şunu net biçimde söylüyor:
Platformlar boşlukları yaratmaz, boşlukları doldurur. Regülasyon mu, yasak mı?
Kayıt dışılık, vergi kaybı ve güvenlik sorunları elbette görmezden gelinemez. Regülasyon şarttır. Ancak regülasyon ile yasak aynı şey değildir. Dünya örnekleri, kalıcı çözümün kapatmakta değil; tanımlamak, vergilendirmek ve denetlemekte olduğunu gösteriyor.
Platformları kapatmak talebi ortadan kaldırmaz; sadece başka kanallara iter. Bu noktada tartışma hukuktan çıkıp iş modeline gelmek zorunda.
Platformlar talebi toplar.
Acenteler ürünü tasarlar.
Oteller deneyimi sunar.
Sorun bu aktörlerin varlığı değil, rollerin bulanıklaşmasıdır. Dünyada güçlü acenteler platformları rakip değil, dağıtım ortağı olarak konumlandırıyor. Güçlü oteller ise rekabeti hukuki avantajlar üzerinden değil; ürün, hizmet ve fiyatlama üzerinden veriyor.
Refleks geçer, strateji kalır
TÜRSAB davası sektöre tanıdık bir gerçeği yeniden hatırlatıyor: piyasa kapatılarak korunmaz. Piyasa ancak anlaşılır ve adapte olunur.
Platformları kapatmak kolaydır. Zor olan, değişen talebe uygun yeni bir değer önerisi geliştirmektir. Bugün turizm sektörünün asıl ihtiyacı da tam olarak budur.